2 Mayıs 2013

Tartışma Programlarına ve Haber Bültenlerine Dair

Alman televizyon kanaları arasında zaplarken bir tartışma programına denk geldim. Programda İtalya'daki seçimler ve İtalya'daki gelişmeler çerçevesinde Avro tartışılıyordu. Bahs ettiğim tartışma programının süresi bir saat ile sınırlıydı. Programa üç politikacı, iki ekomist ve bir de gazeteci konuk olmuştu. Programa facebook'tan sorular bile alınmasına rağmen canlı yayın süresi sadece beş dakika uzadı. Bu nitelikte bir tartışma programı Türk televizyonlarında da görmek isterim.

* * *

Geçen gün Flash TV'deki Gece Hattı programına denk geldim. Program bir saat onbeş dakika sürüyor ve yayın süresinin büyük bir kısmını trajik haberler kapsıyor. Niye ülkedeki bütün trajik haberleri arka arkaya veriyorlar hala anlamış değilim.

Gece Hattı'nı izlerken geçenlerde okuduğum bir yazı aklıma geldi. Yazıya katılmakla katılmamak arasında gidip geliyorum, ama yazıyı üzerine düşünmeye değer görüyorum.
"Sıradan insanların sıra dışı ölümleri. Cinayetler. Üzeri örtülmüş cesetler. Acı çığlıklar. Trafik kazaları. Gözetim bekçilerimiz MOBESE’lerden alınan görüntüler. Ölüm anı, çarpma anı yavaş çekim gösteriliyor. Tekrar tekrar veriliyor. Dış ses alabildiğine, bazen komiklik düzeyinde dramatik tonlamalarla ölümü süslüyor.

Kendi başımıza geldiğinde orada olmayacağımıza göre hep başkaları üzerinden deneyimlediğimiz ölüme kameralar aracılığıyla yakından bakıyoruz. Yakından ve ayrıntılı. Porno izler gibi.
Haber ölümü karikatürleştiriyor. Hem gerçek hem gerçek olamayacak kadar yakın hem de bizden biri değil ölen. Pornonun cinselliğe yaptığını, televizyon haberleri (ve gazeteler) ölüme yapıyor.
Medya ölüm reytinginin, izleyici de ölüme yakından bakarken ölenin kendisi olmamasının orgazmını yaşıyor.

Televizyon ekranları her birimizi ölü yiyicilere çeviriyor, özenle hazırlanan servislerle her akşam önümüze cesetleri yığıyor."

* * *

Alman televizyon kanalarında haberler 10 - 15 dakika sürer. Bir günü özetlemek için daha fazla zaman gerek var mı? Yok. Haber bülteni günün (bütün toplumu ilgilendiren) önemli gelişmelerini değinmekle yetinmeli. Seyirci haberdar olduğu vakit, değişik mecralar sayesinde konunun derinine inebilir. İntiharı, kadına şiddet olaylarını ve her trafik kazasını haber yapmanın bir manasını var mı? Haber yapılırsa bu sayılar düşecekse eyvallah. Öyleyse bütün gün sadece bu haberler gösterilsin ve bütün sorunlar hallolsun.


* * *

DipNot:
Bu yazıyı 08 Mart sabahı yazıp taslak olarak kaydetmiştim. Bu yazıyı akşam eve geldiğimde post etmeyi düşünüyordum, ama o gün bir trafik kazası sebebiyle eve dönememiştim.

7 Mart 2013

Nargilenin Dumanıyla Dağılanlar

"Neşe, keder
Hepsi geçer"
İki buçuk hafta aradan sonra tekrar nargile içtim. Nargile hem neşe hem de keder. Nargile insana bir saat içersinden neşe ve keder arasında mekik dokutabilir.

* * *

Güzel bir muhabbet başlar, gırgır şamata.. Aniden bir müzik çalar, pek ani değildir aslında. Bilirsin şarkının girişi hiç hayra alamet değildir, yine de usul usul ilerleyen tınılar dinlersin ve başını eğersin.

"Nedir çektiğim senden / Gönül derdin hiç bitmiyor / Yediğin darbelere bak / Bu da mı sana yetmiyor", diye bir ses çınlar mekanda.. Sonra gönülünü tutabilene aşk olsun. Gönül bir gün uslanır mı dersin?

* * *

Bir ara çok içiyordum lan, çok para üfledim havaya. Yıllar geçiyor, ben hala içiyorum. Nargile her mekanda aynı keyfi vermiyor be. Bugün içmek istediğim yerde içemezdim, yarın da içemem. Belki, altı ay sonra.

Kızlarağası Hanı'nda bir elmalı nargile, ne güzel bir hayal. Böyle berbat bir şey iki yeri birden sevmek. Önce Türkiye'yi özlersin sonra Almanya'yı özlersin. Ne oraya aitsin ne de buraya. Ulan.. feleğe sözüm yok böyle yazmış yaradan.

* * *


Nargile sağlığa zararlıdır.

6 Mart 2013

Komedi Dizilerinin Zamanla İmtihanı veya Kötüleri Çok Güçlü Yapmanın Dayanılmaz Hafifliği

Türkiye'de dizi senaristliği kolay iş değil. Her hafta bir buçuk saatlik içerik çıkartmak zor. Bu iş kolay olmadığından Türk dizilerinin senaryoları bölüm geçtikçe kötüleşiyor. Son bir kaç senedir hangi Türk dizisini büyük iştahla seyretmeye başlasam, bir bölümden sonra iştahım kesiliyor.

* * *

Türkiye'de komedi dizisi yapmak deli işi. Aylarca hiç sektirmeden her hafta bir buçuk saat seyirciyi güldürmek mümkün mü? Mümkün, fakat bu dizinin yaşamıyla direkt alakalı. Leyla ile Mecnun gibi fantastik bir komedi dizisi bile bir yerden sonra sıkmaya başlıyor. En azından, beni iyice sıkmaya başladığından dolayı diziyi 69'uncu bölümüde bıraktım..

Büyük zevkle izlemeye başladığım bir diğer Türk komedi dizisi İşler Güçler'in akibeti de aynı olacak sanırsam. Bilindiği üzere dizi her 13 bölüm tema değişikliğine gidiyor. İlk 13'lük bölümün teması Meslek Hikayeler'iydi. Bu 13'lüğün bazı bölümlerini iki üç kere izlemiştim, ama şimdiki bölümleri bir kere bile zor izliyorum.

İşler Güçler'deki Kayp 13'lüğünü olur gider diyerek izlemeştim. Şimdiki 13 bölümlük film periyotunda da değişen birşey yok. Umarım gelecek olan 13'lük daha iyi olur. Tabi hiç gülmüyor değil değilim, ama ilk bölümlerle kıyaslayınca dağlar kadar fark var.

* * *

Geçen perşembe Şubat'ın ilk bölümünü izledim. Dizideki karakterlerden dolayı izlemeye devam ettim. Hele dördüncü bölümde diziye dahil olan Sabah karakteri tevbe kadar güzel. Diziyi karakterlerin geçmişini ve geleceğini merak ettiğim için 16'ncı bölüme kadar izledim.

''Kötü ne kadar güçlüyse film de o kadar iyidir'' diye bir kaide var. Fakat bu dizide kötülük büyüdükçe/güçlendikçe dizi kötüleşmeye başladı. Her şey Bahar karakterinin diziye iyice dahil olmasıyla başlıyor. Bahar'ın hemşirelikten şimdiki konumuna nasıl geldiği merak konusu, ama eminim ileriki bölümlerde açıklanır. Fakat Bahar'ın kötülük motifi hiç inandırıcı değil.

Bahar, Samim ve Deli İbrahim karakterlerinin kötülükleri yetmiyormuş gibi bir de Gri'ler geliyor ve dizi iyice mayhoşlaşıyor. Bana kalırsa kötüyü çok güçlü yapmak bir çok Türk dizisini olumsuz etkiliyor ve etkiledi. Bu dizilerin başında Ezel ve Suskunlar geliyor. İki dizi de muhteşem bir başlangıç yapmışlardı, fakat ben sonuna kadar izlemedim. Tahminen Şubat dizisini de sonuna kadar izlemem.

Kötüleri çok güçlü yapmanın dayanılmaz hafifliğine dayanamayan Amerikan senaristleri de var. Belki o dizilere de başka bir yazımda değinirim.


* * *

Senaristlerimiz kötü değil, dönem kötü.

5 Mart 2013

Malzeme Akışı Simülatörlerinden Türk Şiirine

Öğlen malzeme akışı simülatörleri üzerine bir yazı yazdım. O yazının dili Almanca idi. Üretimdeki malzeme akışı ilgi alanıma girse de yazıyı zevk için yazmadım. Zaten zevk için Almanca yazı yazmışlığım çok azdır.

* * *

Almanca üzerine saatlerce Türkçe konuşabilirim. Almanya'da doğup büyümeme rağmen Almanca'yı büyük ölçüde kreşlerde ve okullarda öğrendim. Bunu sebebi bizim evde fazla Almanca konuşulmaması. Almanca'yı okulda, şurda, burda ister istemez öğrenmeye mecbur kaldım ve öğrendim. Türkçe üzerine ise saatlerce Türkçe konuşabilirim.

İki dil ile yetişmenin avantajları ve dezavantajları var, ama bunlar kimin umrunda? Bilingual eğitimin hayata etkisi çok garip. Alman kızına aşık olursun da ona Türkçe şiirler yazarsın.


* * *

Goethe şüphesiz büyük şairdir, ama şiirleri Almanca olduğundan beni cezbetmez. Canım ne zaman şiir okumak istese başucumda bulunan Türkçe şiir kitaplarından birini açarım. O zaman, belki ''Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim'', diyen Sezai Karakoç'un Gün Doğmadan'nını okurum.. belki ''Yeryüzünde yalnız benim serseri'', diyen Necip Fazıl'ın Çile'sini okurum.. belki ''tersâne sokağı'nda bir ben kaldım'', diyen Atillâ İlhan'ın şiirlerini.

* * *

Bu kadar zevk yeter.

4 Mart 2013

Kafamdakiler 44: Bitmek Bilmeyen Yazı Serisi

Ne güzel bir gece! Sana bir bilmece, niye gecelere aşikar insan sevince? Parmaklarımın pasının silinmesi için yazıyorum bu satırları. Kafamdakiler bir yazı serisi. Kafamdakiler'i genelde nargilemin dumanıyla kaybolduğum geceler yazıyorum. Kafamdakiler genellikle düşüncelerimi, tavsiylerimi ve non-sense cümlelerimi içeriyor.
* * *
Bu aralar sıklıkla, icaat ettiğim kültürel piçlik kavramı üzerine düşünüyorum. Bu kavram, (en az) iki kültürle yetişen bir kişinin durumunu tarif ediyor. Almanya'da doğmuş, büyümüş bir Türk olarak kimlik üzerine ister istemez baya kafa patlattım. Uzun mütalaalarımın sonucunda kendimin kültürel piç olduğuna karar verdim. Neyse, bu düşünce bölümünü de böylece kapatmış olayım.
* * *
Geçenlerde Twilight Samurai filmini izledim. Geçenlerde dediğim bir kaç ay oluyor, ama nedense bu Kafamdakiler'de o filmi tavsiye etmek geçti içimden ve tavsiye ediyorum. Yōji Yamada'nın 2002 yapımı filmini isminden dolayı Twilight serisine benzetmeyin. Stephenie Meyer'nın alacakaranlık anlatımıyla Yamada'nın alacakaranlık anlatımı arasında dağlar kadar fark var. Twilight Samurai oldukça yavaş ilerleyen 129 dakikalık bir film.


Filmin en güzel yeri: Filmin kahramanı Seibei Iguchi'nin, kızının, filmin sonunda, yaptığı konuşma. Aslında, filmi sırf o konuşma için tavsiye ediyorum.

* * *

Biraz fazla virgül mü koydum? Neyse, bozuk imla ile bu kadar oluyor.

3 Mart 2013

Merhaba ya da Bismillah

Ay çok heyecanlıyım, blogger.com'daki ilk yazımı yazıyorum.. sevinçten ağlamak üzereyim. Hayatımda hiç yapmadığım bir şey bloglamak.. ay bu blogcular çıldırmış olmalı. Şimdiye kadar yazdıklarımın hepsi yalan! Gerçek ise canım sıkılıyor.
Şimdiye kadar ki yimiiki senelik ömrümde, şu an okumakta olduğun blogla beraber, oniki tane blog açtım ve bunlardan dokuzunu kapattım. Tutarsızın tekiyim.
Bu blogumu da kapar mıyım? Bilmiyorum.. Allah sonunu hayır etsin.